Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti ve basın hürriyeti / Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu
Başvuru No:​2014/5761
Karar Tarihi: 10/5/2018
Mahkeme: Asliye Hukuk Mahkemesi
Konu: Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti ve basın hürriyeti

 

Özet: Eldeki başvurunun çözümlenmesinde göz önünde tutulması gereken ilk husus davacıların toplumsal konumlarıdır. Kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu gerekçesiyle başvurucular aleyhine tazminat davası açanlar, yazı dizisinde hakkında oldukça fazla sayıda itham bulunan Belediye Başkan Yardımcısı ile Belediye Başkanı’nın özel korumasıdır.

Belediye Başkan Yardımcısı kamusal yetki kullanan üst düzey kamu görevlisi iken Belediye Başkanı’nın özel koruması bir polis memurudur. Her iki davacı için de kabul edilebilir eleştiri sınırları, sıradan bir kimse ile karşılaştırıldığında daha geniş olmakla birlikte üst düzey bir kamu görevi icra etmeyen polis memurunun itibara yönelik daha geniş bir korumadan yararlanacağı ortadadır.

Karar: Başvurucular; güncel, kamu yararını ilgilendiren, belirli bir şahsa yönelik olarak kaleme alınmayan, isim ve makam bildirilmeksizin yayımlamış oldukları haberlerden dolayı tazminata mahkûm edilmelerinin Anayasa’nın 26., 27. ve 28. maddelerinde korunan basın özgürlüğünü ihlal ettiğini ileri sürmüşlerdir.

Başvurucular, Belediye Başkan Yardımcısı tarafından aleyhlerine açılan davada ayrıca yerel mahkemece deliller toplanmadan, husumet itirazları dikkate alınmadan, tarafların sosyal ve ekonomik durum araştırmasının sonucu beklenmeden ve olaya ilişkin tanıklar dinlenilmeden esasa yönelik karar verilmesinin ise Anayasa’nın 36. maddesinde koruma altına alınan adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini iddia etmişlerdir.

İddianın değerlendirilmesinde dayanak alınacak Anayasa’nın “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” kenar başlıklı 26. maddesinin ve “Basın hürriyeti” kenar başlıklı 28. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:

“(26) Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.

Bu hürriyetlerin kullanılması, başkalarının şöhret veya haklarının korunması amaçlarıyla sınırlanabilir.

Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir.

(28) “Basın hürdür, sansür edilemez.Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.

Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27 nci maddeleri hükümleri uygulanır”

Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucular tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder.

Başvurucuların iddialarının Anayasa’nın 26. ve 28 maddeleri kapsamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.

Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

Gazetede yayımlanan yazı dizisi nedeniyle Belediye Başkan Yardımcısı tarafından açılan davada başvurucuların müştereken 10.000 TL manevi tazminat ödemelerine karar verilmiştir.

Yine Belediye Başkanı’nın özel koruması tarafından açılan davada başvurucunun 6.000 TL manevi tazminat ödemesine karar verilmiştir.

Söz konusu mahkeme kararları ile başvurucuların ifade ve basın özgürlüklerine yönelik bir müdahalede bulunulduğu belirlenmiştir.

Yukarıda anılan müdahale Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen koşulları yerine getirmediği müddetçe Anayasa’nın 26. maddesinin ihlalini teşkil edecektir.

Bu sebeple sınırlamanın Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen ve somut başvuruya uygun düşen, kanun tarafından öngörülme, Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen haklı sebeplerden bir veya daha fazlasına dayanma, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir.

Yapılan değerlendirmeler neticesinde 6098 sayılı Kanun’un 49. maddesinin “kanunla sınırlama” ölçütünü karşıladığı sonucuna varılmıştır.

Başvurucuların davacılara manevi tazminat ödemelerine karar verilmesinin “başkalarının şöhret veya haklarının korunması”na yönelik önlemlerin bir parçası olduğu ve meşru bir amaç taşıdığı sonucuna varılmıştır.

Anayasa Mahkemesi daha önce pek çok kez “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ifadesinden ne anlaşılması gerektiğini açıklamıştır. Buna göre temel hak ve özgürlükleri sınırlayan tedbir, bir toplumsal ihtiyacı karşılamalı ve başvurulabilecek en son çare niteliğinde olmalıdır.

Derece mahkemelerinin böyle bir ihtiyacın bulunup bulunmadığını değerlendirmede belirli bir takdir yetkisi bulunmaktadır.

Ancak bu takdir payı, Anayasa Mahkemesinin denetimindedir.

Öte yandan temel hak ve özgürlüklere yönelik herhangi bir sınırlamanın -demokratik toplum düzeni için gerekli nitelikte olmakla birlikte- temel haklara en az müdahaleye olanak veren ölçülü bir sınırlama niteliğinde olup olmadığının da incelenmesi gerekir.

Anayasa Mahkemesi; daha önce pek çok kez Anayasa’nın 26. maddesinde yer alan ifade özgürlüğü ile Anayasa’nın 28. maddesinde yer alan basın özgürlüğünün demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden olduğunu, toplumun ilerlemesi ve her bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini oluşturduğunu ifade etmiştir.

Anayasa’nın “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” kenar başlıklı 26. maddesine göre herkes düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.

Anılan maddede ifade özgürlüğünün kullanımında başvurulabilecek araçlar “söz, yazı, resim veya başka yollar” olarak ifade edilmiş ve “başka yollar” ifadesiyle her türlü ifade aracının anayasal koruma altında olduğu gösterilmiştir.

İfade özgürlüğü ile basın özgürlüğü herkes için geçerli ve demokrasinin işleyişi için yaşamsal önemdedir. Basın özgürlüğünün kamuoyuna çeşitli fikir ve tutumların iletilmesi ve bunlara ilişkin bir kanaat oluşturması için en iyi araçlardan birini sağladığı açıktır.

Buna ilave olarak Anayasa Mahkemesi; siyasetçilerin, kamuoyunca tanınan kişilerin ve kamusal yetki kullanan görevlilerin gördükleri işlev nedeniyle daha fazla eleştiriye katlanmak durumunda olduklarını ve bunlara yönelik eleştirinin sınırlarının çok daha geniş olduğunu her zaman vurgulamıştır.

Demokratik bir toplumda basına, siyasetçileri ve kamu görevlilerini eleştirme ve onlar hakkında yorum yapma hakkı tanınmış olmakla birlikte Anayasa’nın 26. ve 28. maddeleri tamamen sınırsız bir ifade özgürlüğünü garanti etmemiştir.

Anayasa’nın 12. maddesinin “Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder.” biçimindeki ikinci fıkrası, kişilerin sahip oldukları temel hak ve hürriyetleri kullanırken ödev ve sorumluluklarına da gönderme yapmaktadır.

26. maddenin ikinci fıkrasında yer alan sınırlamalara uyma yükümlülüğü, ifade özgürlüğünün kullanımına basın için de geçerli olan bazı “görev ve sorumluluklar” getirmektedir.

Bu görev ve sorumluluklar “başkalarının şöhret ve haklarına” zarar gelme ihtimalinin bulunduğu ve özellikle adı verilen bir şahsın itibarının söz konusu olduğu durumlarda özel önem arz eder.

Medyanın özel şahıslar hakkında hakaret nitelikli olgusal beyanların doğruluğunu soruşturma yükümlülüğünün derecesi tespit edilirken göz önüne alınması gereken koşullar şu şekilde sıralanabilir: Söz konusu hakaretin niteliği ve derecesi, haber kaynaklarının söz konusu iddialar bakımından makul olarak güvenilir olup olmadığı ve gazetecilerin doğru ve güvenilir bilgiler sunmak için iyi niyet çerçevesinde hareket edip etmedikleridir.

Basın özgürlüğü ilgililerin meslek ahlakına saygı göstermelerini, doğru ve güvenilir bilgi verecek şekilde ve iyi niyetli olarak hareket etmelerini zorunlu kılmaktadır.

Kötü niyetli olarak gerçeğin çarpıtılması bazen kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aşabilir.

Dolayısıyla haber verme görevi zorunlu olarak ödev ve sorumluluklar ile basın kuruluşlarının kendiliğinden uymaları gereken sınırlar içermektedir.

Eldeki başvurunun çözümlenmesinde göz önünde tutulması gereken ilk husus davacıların toplumsal konumlarıdır.

Kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu gerekçesiyle başvurucular aleyhine tazminat davası açanlar, yazı dizisinde hakkında oldukça fazla sayıda itham bulunan Belediye Başkan Yardımcısı ile Belediye Başkanı’nın özel korumasıdır.

Belediye Başkan Yardımcısı kamusal yetki kullanan üst düzey kamu görevlisi iken Belediye Başkanı’nın özel koruması bir polis memurudur. Her iki davacı için de kabul edilebilir eleştiri sınırları, sıradan bir kimse ile karşılaştırıldığında daha geniş olmakla birlikte üst düzey bir kamu görevi icra etmeyen polis memurunun itibara yönelik daha geniş bir korumadan yararlanacağı ortadadır.

Gözönüne alınması gereken ikinci husus ise yazı dizisinin konusudur. Yazı dizisi, başta Belediye Başkan Yardımcısı olmak üzere Belediyede çalışan bazı personel arasında ve bir kısmı Belediye çatısı altında yaşandığı iddia edilen mahrem ilişkilere yönelik ayrıntılı anlatımlardan oluşmaktadır.

Yazılarda cinsel tacizin Belediyede yaygın olduğu ileri sürülerek olaylara karıştığı iddia edilen kişiler, kimlikleri tespit edilebilecek şekilde anlatılmaktadır.

Bundan başka Belediye Başkan Yardımcısı’nın Belediyede işe alımlarda taraflı tutum sergilediği ve tanıdıklarına öncelik verdiği ileri sürülmektedir.

Gerek dile getirilen iddialar gerek gerçekleştiği iddia edilen olayların meydana geldiği yerin çoğunlukla kamusal alan olması dikkate alındığında şikâyet konusu yazıların bir ölçüde genel yarar nitelikli bir tartışmaya katkı sunduğu kabul edilebilir.

Bununla birlikte başvurucuların iddialarının kamusal yetki kullanan görevlilere yönelik olduğu ve iddiaların yoğunluğu ile önem derecesi dikkate alındığında bu iddiaların Belediye yönetimine olan kamu güvenine zarar verme ihtimali oldukça yüksektir.

Toplumsal sorunların çözümünde özellikle kamusal yetki kullanan üst düzey görevliler, bulundukları bölgede kamunun güvenine sahip olmalıdırlar. Bu sebeple anılan kişileri ve özel alanlarını asılsız suçlamalardan korumak devletin görevlerindendir. Basının da özellikle kişilerin mahrem alanını da ilgilendiren konularda sorumluluk bilinci ile hareket etmesi şarttır.

Bu bağlamda geniş halk kitlelerinin düşünce ve kanaatleri üzerinde etki yapan ve onları harekete geçirebilen basının basın etik kurallarına uyması, bireylerin hak ve özgürlüklerini ihlal edecek tutum ve davranışlardan kaçınması gerekir.

Somut başvuruda yazı dizisinde yer alan iddiaların bir kısmının değer yargısı içerdiği görülmekle birlikte yazıların bütünü incelendiğinde şeref ve itibara yönelik saldırı bakımından esaslı sorunu olgusal ve kanıta duyarlı iddiaların oluşturduğu görülmektedir.

Değer yargısı ifade eden görüş ve yorumlar kanıtlanmaya elverişli değilken kişilik haklarına saldırı niteliği taşıyan olgulara dayanan iddiaların desteklenmesi için güvenilir delil sunulması gerekir.

Başvurucular, kendilerine elektronik posta ile gönderildiğini ileri sürdükleri ve İskenderun Belediyesinin bazı çalışanları hakkında ciddi ithamlar içeren iddiaları yazı dizisi olarak üç gün boyunca gazetede yayımlamışlardır. Yazı dizisi ile ilgili olarak aleyhlerine açılan davalarda başvurucuların Mahkemeye sundukları cevap ve delil dilekçelerinin incelenmesinden yazı dizisinde yer alan ithamların dayanağı olarak bu iddiaların ilçede konuşuluyor olması ile başka bazı yayın organlarında da yer almasının gösterildiği tespit edilmiştir.

Bununla birlikte başvurucular, derece mahkemeleri önündeki yargılamalarda yazı dizisinin yayımlandığı tarihten önce benzer iddiaların haber yapıldığı başka bir yayın organı gösteremedikleri gibi iddiaların ilçede konuşulduğuna ilişkin bir somutlaştırma da yapamamışlardır

Başvurucular, yazı dizisini yayımlamadan önce iddiaların doğruluğunu araştırdıklarını ileri sürmüşlerse de bu konudaki çabalarına yönelik de somut bir delil ortaya koyamamışlardır.

Elbette başvurucuların ispat yükünü yerine getirirken kendilerinden bir beyanın doğruluğunu kanıtlayan savcı gibi hareket etmeleri beklenmemektedir. Başvurucuların haber kaynaklarının söz konusu iddialar bakımından makul olarak güvenilir olup olmadığı ile doğru ve güvenilir bilgiler sunmak için iyi niyet çerçevesinde hareket edip etmediklerini ortaya koymaları yeterlidir.

Başvurucular, ilk derece mahkemesi tarafından tanıklarının dinlenmediğinden şikâyet etmişlerdir.

Bununla birlikte ne tanık ifadelerinin davanın esasına yapacağı katkı hakkında Mahkemeyi ikna edebilecek bir veri sunmuşlar ne de temyiz yolunda tanıklarının dinlenmemesi ile ilgili bir şikâyet dile getirmişlerdir. Dolayısıyla derece mahkemeleri önündeki yargılamalarda başvurucuların ileri sürdükleri olgusal iddialar hususunda gerçeği ispat etmelerine ve iyi niyetlerini ortaya koymalarına izin verilmediği de söylenemez.

Diğer taraftan yazı dizisini gazetede yayımlamaları nedeniyle başvurucular hakkında ceza yargılaması yapılmamış, yalnızca tazminat davaları açılmıştır. İlk derece mahkemesi, tarafların ekonomik ve sosyal durumunu araştırarak manevi tazminatı zenginleşmeye neden olmayacak şekilde takdir ettiğini belirtmiştir. Anayasa Mahkemesince de her bir dava için hükmedilen tazminat miktarının -bu tür davalarda genellikle verilen tutarlar ve söz konusu yazıların ağırlığıyla karşılaştırıldığında- ulaşılmak istenen amaç ile orantısız olduğu değerlendirilmemiştir.

Derece mahkemeleri, başvurucuların ifade özgürlüğünü kullanırlarken görev ve sorumluluklara uygun davranmadıkları sonucuna varmışlardır. Yukarıda anlatılanlar ile birlikte ilk elden davaya bakan derece mahkemelerinin taktir payı da dikkate alındığında başvurucular aleyhine tazminata hükmedilmesinin toplumsal ihtiyacı karşıladığı ve dolayısıyla “demokratik bir toplumda gerekli” ve “ölçülü” olduğu sonucuna varılmıştır.

Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 26. ve 28. maddelerinde güvence altına alınan ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edilmediğine karar verilmesi gerekir.

Açıklanan gerekçelerle İfade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna, Anayasa’nın 26. ve 28. maddelerinde güvence altına alınan ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edilmediğine 10/05/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

You may also like...

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: